Kimler varmış…
Bu resime bakınca kimleri görüyorsunuz? Sanat, siyaset, spor, bilim ve felsefenin en ünlü isimleri bir arada olursa her halde ortaya böyle bir tablo çıkabilirdi…
Önce dilenci sandılar sonra utandılar…
…
Üniversitede Türk Dili profesörü sınav yapmak için amfiye geldiğinde öğrencilere, “Sınav süreniz sadece 15 saniyedir. Tek soru soracağım, ardından verdiğim sürede cevaplandırıp kâğıtları ters çevireceksiniz” der.
Soru şudur: Bu katta görevli olan hizmetlinin (eskilerin kullandığı ifade ile müstahdemin) adı nedir?
Koca amfide soruyu cevaplandırabilen sadece birkaç öğrenci olur. Profesörün yapmak istediği, öğrencilerde hayata dair farkındalık oluşturmak ve çevrelerine karşı lakayt kalmamalarını sağlamaktır.
2002 yılı Mart ayı
Uluslar arası lisanslı NLP Trainer olmanın yanı sıra dünya’nın ilk düşünce koçu da olan Münir Arıkan, ‘İletişim ve Farkındalık’ konusunda seminer vermek üzere Bilgi Üniversitesi’ne gelecektir.
Türkiye’nin tanınmış isimlerinden oluşan katılımcılar salonu doldurmak üzere üniversitenin kapısından içeri girerken, hemen kapı eşiğinde oturan dilenci kılıklı bir insanı fark etmezler bile.
Sektörünün lider kuruşları ve ilginç ilanlar…
Üyesi olduğum bir e-posta grubuna “ilginç iş ilanları” başlıklı bir ileti geldi. İletiyi buraya almayacağım fakat içeriğinden bahsetmek istiyorum. Eleman arayan bir firma öyle bir ilan yazmış ki akıllara zarar!
Aranan: Metin Yazarı
Ağırlıklı sağlık, ilaç ve gıda sektörüne hizmet veren ajansımıza “reklam fikirleri geliştirip, bunları kalemiyle yazıya, Machintosh’uyla grafiğe dönüştürebilen, ajans deneyimli, üretken bir Metin Yazarı” arıyoruz.
İlanda belirtilmemiş fakat büyük ihtimalle şu maddeler de vardır; mesai saatlerine riayet edecek, yoğun çalışma temposuna ayak uydurabilecek… falan filan. Kardeşim kısaca biz bütün işlerimizi yaptıracak bir “saf” arıyoruz desenize. Eleman hem reklam fikri geliştirecek, bunu yazacak, oturacak bilgisayarın başına tasarımını yapacak, oldu olacak bu işin varsa baskı sürecini ya da web güncellemelerini filan da yapsın tam olsun. Bunun gibi yüzlerce ilan var.
Aklımda kalanlardan bir ilan da şöyleydi: Grafiker arayan bir firma önce aradığı özellikleri yazmış; Adobe programlarına hakim, (Macromedia’yı da bünyesine kattıktan sonra siz düşünün Adobe’un kaç tane programı olduğunu) Corel’i iyi derecede kullanan, ASP ve PHP dillerini bilen, ehliyet sahibi 30 yaşını aşmamış takım arkadaşı arıyoruz. Bu kadar programı ve yazılımı bilen biri niye gidip başkasına takım arkadaşı olsun. Eleman zaten tek başına bir takım olmuş. Bu elemanı arayan firma ne iş yaptıracak acaba grafikere çok merak ediyorum. Sen nasıl bir firmasın, hangi sektörde faaliyet gösteriyorsun? Bu grafik tasarımcı arkadaşlar gerçekten piyasada “ne iş olsa yapar” diye mi algılanıyor. Bu arıza nereden kaynaklanıyor?
Toplumsal Hafıza ve Arşiv Olarak İnternet
“Arşivselliğin” Kapanışı: Toplumsal Hafıza ve Arşiv Olarak İnternet
Osmanlı Bankası Müzesi (OBM), Voyvoda Caddesi Toplantıları kapsamında, kültür ve medyanın siyasi iktisadının konu edildiği “Siyasi İktisat Söyleşileri”ne, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu ile devam ediyor. Nalçaoğlu, 4 Şubat 2009 Çarşamba günü saat 18:30‘da yapılacak “Arşivselliğin” Kapanışı: Toplumsal Hafıza ve Arşiv Olarak İnternet başlıklı sohbette, internetin arşivsellik ve toplumsal hafıza üzerindeki rolünü ve etkisini ele alacak.
Arşiv, standart modern anlamıyla, “hatırlamak üzere bilinçli olarak unutmak” şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımı takip eden modern arşivciler, geçmişe tanıklık eden belgeleri geri çağırabilmek için kılı kırk yaran kompleks bir topoğrafya yaratır. Ancak, bu tanım ve onu izleyen operasyon, birbirleriyle özgül bir ilişkiye giren, kutuplarında yaşam ve belgenin olduğu bir diyalektiğe dayanır: İlki ikincisinden büyüktür ve ikisi arasında bir zaman aralığı vardır. İçinde bulunduğumuz zamanlarda, internet sayesinde bu diyalektikte radikal bir dönüşüm gözlemliyoruz. Nihaî arşiv olarak algılanan internet, terimlerinin girdiği ilişkileri dönüştürmek suretiyle anılan diyalektiği yerinden ediyor.
Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu
1962 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve Massachusetts Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını iletişim alanında tamamladı. Yayınları arasında “Medya ve Toplum İlişkisini Anlamak Üzere Bir Çerçeve,” “Modern Toplumlarda Sergileme Felsefesi ve Müzeler,” “Vatan: Toprağın Altı, Üstü ve Ötesi,” “Heterotopya, Koloni ve Öteki Mekanlar: Michel Foucault’nun Kısa Bir Metni Üzerine Düşünceler,” “İmparatorluk’ta İletişim, İyimserlik ve İnandırıcılık Sorunları” makaleleri ve “Kültürel Farkın Yapısökümü” kitabı sayılabilir. Halen İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapıyor.
Osmanlı Bankası Müzesi
Adres: Bankalar (Voyvoda) Cad. No: 11 34420 Karaköy-İstanbul
Telefon: (212) 334 22 70
Süperteklif’e rakip ReklamMatik
Türkiye’de her geçen gün yaygınlaşan internet reklamcılığı ya da Network Marketing alanında faaliyet göstermeye başlayan yeni şirketler duyuyoruz. Yapılan araştırmalar internet reklamcılığının ülkemizdeki pazar payının 2010 yılında 120 milyon dolar olacağı tahmin ediliyormuş. Bu pay ABD’de 2006 yılında 12 milyar dolar iken aynı yıl ülkemizde 12 milyon dolarmış. (Hürriyet/Cüneyt UZUNOĞULLARI).
Benim üzerinde durmak istediğim, çalışma sistemini “Titan Saadet Zinciri”ne benzettiğim Süperteklif ve ona benzer bir üyelik sistemi kullanan ama Süpertekliften daha yeni bir yapılanma olan ReklamMatik. Yanlış anlaşılmamak için bir şeyi belirtmek istiyorum; Titan Saadet Zinciri, Network Marketing pazarlama sistemini kullanmıştır. Bu sistemler daha ziyade çok katmanlı pazarlama sistemleridir. Süperteklif ve ReklamMatik de çok katmanlı network marketing sistemini kullanıyorlar. Süperteklif’te az sonra bahsedeceğim Süper Ortak Programı ile Titan Saadet Zinciri’nin üyelik sistemi neredeyse aynıdır. Bu yasal bir pazarlama sistemidir. Süperteklif “Altın Örümcek 2007″ Girişimcilik ödülünü kazandı. Ama ortada bir ürün ya da hizmet olmadığı için Titan Saadet Zinciri hüküm giydi ve yasaklandı. Şimdi asıl konumuza dönebiliriz.
Metro ile Taksim-Şişhane
Resmi açılışı bir kaç gün önce Başbakan Erdoğan tarafından yapıldı. Toplu taşımanın (özellikle de raylı sistemlerin) yaygınlaştırılmasını isteyen biri olarak bu açılışa çok sevindim. Taksim-Şişhane Metro Hattı’nı iki gün önce de kullandım. Mecidiyeköy’den Taksim metrosuna bindim nedense direkt olarak Şişhane’ye gideceğimi zannediyordum. Taksim’e geldiğimiz de benim gibi Şişhane’ye gidecek bir kaç yolcuyla birlikte araçtan inmedik, görevli geldi ve “Şişhane için aktarma yapacaksınız” dedi. Levent yönüne giden metronun beklendiği yere geldik, Şişhane istikametinden gelen bir araç yolcuları aldı ve Şişhane’ye döndü. Buna “ring” deniliyor. Ben yeni açılan Hacı Osman durağı ile Şişhane arasında direkt seferler olur diye düşünüyordum. (Hattın Taksim-Şişhane olmasını bile bile niye öyle düşünüyorsam : )

Şişhane seferini 2008 de üretilen bir metro ile yaptık, araçtaki levhanın birinde Hyundai 2008 yazıyordu, o Hyundai bildiğimiz Hyundai mi emin değilim! Mavi renk tonlarının ağırlıkta olduğu yeni araçtaki koltuk düzenini, eskilere aşinalıktan olsa gerek biraz yadırgadım. Öğrendiğime göre 56 koltuğun olduğu vagonlarda 185 yolcu da ayakta seyahat edebilecekmiş. Ayrıca her vagonda klima, 6 adet Lcd ekran ve dijital yolcu bilgilendirme göstergesi ve dinamik harita mevcutmuş.
Ergenekon’dan davacıyız…
Genç Siviller’i duymayan yoktur herhalde. İlk kez 2006 yılının 19 Mayıs’ında yayınladıkları bir bildiri ile çok tepki çekmişlerdi. O olayın üzerinden bir ay filan geçmişti Cumhuriyet Gazetesi “Genç Subaylar Rahatsız” diye bir manşet atmıştı, o manşet evrildi ve Genç Siviller Rahatsız şeklini alarak Genç Siviller’in sloganı oldu. Daha özgür, daha demokratik, daha temiz bir ülke isteyen ve çoğunluğunu her kesimden gençlerin oluşturduğu bu sivil toplum kuruluşu bugüne kadar bir çok etkinlik düzenled. İşte bu etkinliklerin en sonuncusu bugün “Ergenekon Çetesi’nden Davacıyız” adı altında yapıldı.
Bir kısım medyanın sulandırmaya, fasa fiso olarak nitelemeye ve görmezden gelmeye çalıştığı, hatta her fırsatta demokrat olduklarından, temiz toplum isteklerinden dem vuranların avukatlığına soyunduğu Ergenekon Davası topraktan çıkarılan cephaneliklerle, faili meçhul cinayetlerle, komplolarla, dayatmalarla tam bir pislik yumağı haline geldi. Şu bir gerçek ki Ergenekon’u hasır altı etmek isteyenlerden daha çok bu davanın tüm detaylarıyla aydınlatılmasını isteyen insan var.

İşte o insanların bir kısmı bugün Taksim Tünel’de saat 16.00′da biraraya geldiler. Ülkeyi saran pisliğe rağmen beyaz eldivenlerle taşıdıkları pankart ve dövizlerle Galatasaray Lisesi önene kadar “Öz-Öz-Özgürlük”, “Ergenekon’dan davacıyız”, “Darbelere karşı omuz omuza”, “Dur de, dur de Ergenekon’a dur de”, “Hrant Dink cinayetinden davacıyız” ve Darbelerden davacıyız.” şeklinde sloganlar atarak geldiler. Burada Genç Siviller adına Zeynep Tanbay tarafından bir basın açıklaması yapıldı. Genç Siviller adına konuşan Tanbay; “Tüm darbelere, darbe girişimlerine, muhtıralar ve suikastlere karşıyız. Her ne kadar Ergenekon gibi bir örgütlenme yokmuş gibi davranılsa da biz bu davada sonuna kadar gidilmesini istiyoruz.” dedi. Basın bildirisinin ardından Ergenekon’dan davacı olan kalabalık olaysız olarak dağıldı. Ben de Ergenekon’dan davacı olarak hem yürüyüşe katıldım hem fotoğraf çektim…
BUGÜN SAAT 16.00’DA TÜNEL’DE… (31 Ocak 2009)
Bizler, darbelerle demokrasisi güdük kalmış bir ülkenin insanları olarak,
Ergenekon’dan davacıyız
Yakınlarını faili meçhul cinayetlerde kaybedenler olarak
Ergenekon’dan davacıyız
Arkadaşları adaletsiz mahkemelerde bir hiç uğruna idam edilenler olarak
Ergenekon’dan davacıyız
Bir korku imparatorluğunda yaşamaya mecbur edilen insanlar olarak
Ergenekon’dan davacıyız
Hrant Dink’in acısını dindiremeyenler olarak
Ergenekon’dan davacıyız
Kıyafetinden dolayı üniversiteden atılanlar olarak
Ergenekon’dan davacıyız
Bu davanın takipçisiyiz. Darbelere, faili meçhul cinayetlere,
sansasyonel cinayetlere, cephaneliklere,
suikastlere dur demek için Ergenekon’da sonuna kadar gidilsin.
Hepinizi,
31 Ocak 2009 Cumartesi 16.00 da
İstiklal’de Tünel Meydanı’nda buluşup ses çıkarmaya davet ediyoruz.
Sigarayı bırak(ma)mak…
Az önce e-posta aldım, önemsiz (spam) kutusuna düşen postalarla pek ilgilenmiyorum, fakat bu postanın başlığı ilginç geldiği için açıp okudum. “İrade Gücü Saçmalığı” başlığıyla gelen postada büyük puntolarla “40 ülkede, 25 yılda, 10 milyondan fazla insan Allen Carr yöntemiyle sigarayı bıraktı” yazıyordu. Devamında ise;
Sigarayı bıraktığınız…
ilk günlerde kendinizi kötü hissetmeseniz…
gergin günler yaşamasanız…
hayatınızdan hemen daha fazla keyif almaya başlasanız…
stresli durumlarda sigara aklınıza bile gelmese…
kendinize güveniniz artsa…
konsantrasyon bozukluğu yerine konsantrasyonunuzda ciddi bir artış yaşasanız…
içen arkadaşlarınızın yanında kendinizi yoksun hissetmeseniz…
… yine de sigara içmemek için irade gücüne ihtiyaç duyar mısınız?
Sigara ve irade gücü konusunu yeterince araştırdığınıza emin misiniz?
Ya irade gücü kullanmadan da sigarayı bırakabilecek olsaydınız? soruyordu.

Bütün zararlarından haberdar olmama rağmen tütünün her türlüsünü on yıldan fazlabir süredir kullanan bir kişi olarak yukarıda bahsedilen kaygıları ve soruları tekrar gözden geçirdim. Bu Allen Carr denen yöntem her neyse daha önceden bilinen birçok sigara bırakma yönteminiyle dolaylı olarak dalga geçiyordu. Hem bilinen yöntemlerle dalga geçen hem de “irade gücü”nü hafife alan sistemi merak ediyorum. Kurumun web sitesinden edindiğim bilgilere göre, katılımcılara 6 saat süren ve sigara içmenin serbest olduğu bir seminer veriliyormuş. Burada “neden sigara içtiğimizi” anlayacağız ve sigara içme isteğinden kurtulacakmışız. Sorunun temeline inecekmişiz yani. Herhalde sigaranın fiziki ya da psikolojik sebepleri üzerinde fazla durulmayacak çünkü bu konulara sitede biraz açıklık getirilmiş.
Algıları değiştiren ressam: Eşref Armağan
“Bana hiç kimse ‘kör’ diyemez, ben parmak uçlarımla görebilen insanlardan daha fazlasını görüyorum.” diyerek sözlerine başlıyor ressam Eşref Armağan. Nerede? Discovery Channel’ın kendisiyle ilgili hazırladığı belgeselde.
Bilim ve sanat dünyasının önünde saygıyla eğildiği Eşref Armağan 1953 yılında İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya gelmiş. Genetik mutasyondan dolayı doğuştan gözleri olmayan Eşref Armağan, “görmek için gözlere ihtiyacım yok” diyor. Hayatının hiç bir döneminde öğrenim görmeyen usta ressam okumayı da kendi kendine öğrenmiş. 6 yaşında eline aldığı kalemle kağıtlara resimler çizerek başlamış resim serüveni. 18 yaşında parmaklarıyla kağıt ve kartonlara yağlı boya resimler yapmaya başlamış. Önce yağlı boya ve kartonlar daha sonra akrilik boya ve tual…
Hiçbir zaman bir gün batımını, bir denizi, bir kar manzarasını göremeyen Eşref Armağan mücadeleci kişiliği sayesinde hislerini, duygularını resimlerine yansıtmayı başarmış. Beş parmağı ile görüyor diğer beş parmağıyla da gördüklerini çiziyor. Gözleriyle hiç görmediği manzaraları çizerken bilim dünyasının tüm kabullerini değiştiriyor…
Fazla söze gerek yok, lütfen belgeseli izleyin…



